|
Anekdotlar . .
|
03-07-2008 09:43 PM |
|
Gorkem
Kıdemli Üye

Mesajlar: 415
Grup: Kayıtlı
Katılım: Jul 2008
Statü:
Çevrimdışı
Karma Puanı: 300
Açtigi Toplam Konu: 74
Teşekkür Etti 0
0 Mesajında 0 Teşekkür Aldı
|
Cvp: Anekdotlar . .
Kitaplarından birini yayınlayacak kitapçı, sohbet sırasında Peyami Safa'ya sordu:
- Üstad, benim gözlerimden biri camdandır, biliyor musunuz?
- Evet, biliyorum.
- Ama hangisinin camdan olduğunu biliyor musunuz?
- Hayır.
- Eh bilin bakalım.
Safa dikkatlice bakıp bir tanesini gösterdi.
- Nerden anladınız peki?
- Daha şefkatli, daha insaflı bakıyor!..
|
|
|
|
|
Teşekkür Edenler |
|
 |
03-07-2008 09:45 PM |
|
Gorkem
Kıdemli Üye

Mesajlar: 415
Grup: Kayıtlı
Katılım: Jul 2008
Statü:
Çevrimdışı
Karma Puanı: 300
Açtigi Toplam Konu: 74
Teşekkür Etti 0
0 Mesajında 0 Teşekkür Aldı
|
Cvp: Anekdotlar . .
Ahmet Haşim, Abdullah Efendi Lokantası'na girerken Salih Zeki ile karşılaştı. İkramı pek seven, ama para harcamayı hiç sevmeyen Haşim yarımağız,
- Buyurmaz mısınız? dedi.
Salih Zeki, tereddütsüz kabul etti öneriyi, birlikte içeriye girdiler.
Haşim'in canı sıkıldı ama bir yandan belli etmemeye çalışıp bir yandan da daveti ucuza kapatmak için en ucuz yemeği seçti.
- Bir çorba.
Salih Zeki, listeye baktı.
- Bir ıstakoz.
Haşim bir yemek daha istedi:
- Bir ıspanak.
Sıra Salih Zeki'ye ge1mişti: .
- Bir hindi dolması.
Haşim, hazin bir sesle mırıldandı:
- Bir şekerli kahve.
Salih Zeki aynı eda ile devam etti.
- Bir kaymaklı baklava.
Bu son cümle Ahmet Haşim'i çileden çıkarmıştı:
- Beyefendi, dedi. Şunları biraz kendi paranızIa yiyecekmiş gibi ısmarlasanız!..
|
|
|
|
|
Teşekkür Edenler |
|
 |
03-07-2008 09:46 PM |
|
Gorkem
Kıdemli Üye

Mesajlar: 415
Grup: Kayıtlı
Katılım: Jul 2008
Statü:
Çevrimdışı
Karma Puanı: 300
Açtigi Toplam Konu: 74
Teşekkür Etti 0
0 Mesajında 0 Teşekkür Aldı
|
Cvp: Anekdotlar . .
Ahmet Haşim hastadır. Ortaç ve arkadaşları onu alıp Alman Hastanesi'ne götürmeye karar verirler. Haşim yatağından çıkıp giyinmeye gider. Ama yarım saat geçmesine karşın görünmez ortalıkta. Arkadaşları odaları aramaya başlar. Sonunda mutfakta bulurlar. Şair, akşamdan kalma domatesli pilav tenceresini kaşıklamaktadır.
Ortaç şaşırır:
- Haşim! Ne yapıyorsun?
Ahmet Haşim mahzun mahzun boynunu büker:
- Bırak Yusuf Ziya! Nasıl olsa hastanede tuzsuz kabak haşlamasından başka bir şey yedirmeyecekler. Nasıl olsa öleceğim. Bari ağız tadıyla öleyim.
Dediği de olur. Bir aylık tedaviden ve perhizden sonra evine daha yorgun, daha perişan döner Haşim. İlk işi kendisine sevecenlik ve yakınlık gösteren tek kadınla evlenmektir.
Ölüm döşeğinde kıyılan bu nikahtan sonra Haşim şöyle der:
- Oh! Şimdi bahtiyarım ... Herkes gibi ben de arkamda gözleri yaşlı bir dul bırakabileceğim artık! ..
|
|
|
|
|
Teşekkür Edenler |
|
 |
03-07-2008 09:47 PM |
|
Gorkem
Kıdemli Üye

Mesajlar: 415
Grup: Kayıtlı
Katılım: Jul 2008
Statü:
Çevrimdışı
Karma Puanı: 300
Açtigi Toplam Konu: 74
Teşekkür Etti 0
0 Mesajında 0 Teşekkür Aldı
|
Cvp: Anekdotlar . .
Demostenes, söylev vermek üzere kürsüye gelince halk dinlemek istemez, gürültü yapmaya başlar. Bunun üzerine ünlü Yunan söylevci,
- Yalnızca iki sözcük söyleyeceğim, hepsi o kadar, der. Gürültü kesilince hemen bir öykü anlatmaya başlar:
- Bir zamanlar bir delikanlı Atina' dan Mepara'ya gitmek için bir eşek kiralamış. Eşeği kiraya veren adam da aynı yöne gideceği için birlikte yola çıkmışlar. Epeyce yol yürümüşler, derken öğle sıcağı bastırmış. Dinlenmek için, bir su kenarında oturmuşlar. Ama ortalıkta ağaç filan olmadığı için sahibi eşeğin gölgesine oturmuş. Eşeği kiralayan ise karşı çıkmış buna. Sahibi,
"Ne münasebet, eşek benim," demiş.
Öteki ise eşeği kiraladığını ileri sürmüş. Ama sahibi hiç oralı olmamış "Kiraladınsa eşeği kiraladın, gölgesini değil" diyerek. Derken aralarında kavga çıkmış.
İşte tam burada Demostenes sözü kesip iner kürsüden. Tabii halktan,
- Sonra ne olmuş, söylesene sonra ne olmuş? sesleri yükselmeye başlar.
Demostenes, kürsüye çıkıp şöyle bir bakar halka, ardından da şunları söyler:
- Ne adamlarsınız yahu, iyiliğiniz için iki laf edeyim dedim, izin vermediniz de bir eşeğin gölgesini merak ediyorsunuz.
|
|
|
|
|
Teşekkür Edenler |
|
 |
03-07-2008 09:49 PM |
|
Gorkem
Kıdemli Üye

Mesajlar: 415
Grup: Kayıtlı
Katılım: Jul 2008
Statü:
Çevrimdışı
Karma Puanı: 300
Açtigi Toplam Konu: 74
Teşekkür Etti 0
0 Mesajında 0 Teşekkür Aldı
|
Cvp: Anekdotlar . .
Şair Salih Zeki, bir gün Ahmet Haşim'e,
- Saatimi ayar ettireceğim. Bana yirrni lira verir misin? dedi.
Ahmet Haşim şaşırdı:
- Bir saati ayar ettirrnek için 20 lira biraz fazla değil mi?
Salih Zeki, aynı ciddiyetle sürdürdü konuşmasını;
- Hakkın var azizim, ama önce saati rehinden kurtarmak lazım!..
|
|
|
|
|
Teşekkür Edenler |
|
 |
03-07-2008 09:50 PM |
|
Gorkem
Kıdemli Üye

Mesajlar: 415
Grup: Kayıtlı
Katılım: Jul 2008
Statü:
Çevrimdışı
Karma Puanı: 300
Açtigi Toplam Konu: 74
Teşekkür Etti 0
0 Mesajında 0 Teşekkür Aldı
|
Cvp: Anekdotlar . .
Hannibal, Romalılar’dan nefret edecek biçimde yetiştirildi, çok genç yaşta babasıyla İspanya’ya gitti. 221’de ordu tarafından komutan ilan edildi, Hannon’un muhalefetine karşın Kartaca senatosu bu kararı onayladı. Roma’yı yıkmaya kararlıydı.
221’den 219’a kadar Ebro’nun batısındaki toplulukları sindirdi, zengin bir gümüş bölgesi olan Castulo’dan bir prensesle evlenerek topraklarını genişletti. Daha sonra Roma’nın müttefiki ve Marsilya’nın dostu olan Saguntum’a saldırarak (İ.Ö. 219) Roma ve Kartaca arasındaki antlaşmayı ihlâl etti; bunun kaçınılmaz sonucu olarak 2. Pön savaşı (İ.Ö. 218-201) başladı. Hannibal kardeşi Hasdrubal’ı İspanya’da bırakarak güçlü bir orduyla kara yolundan İtalya üzerine yürüdü.
Pön ülkesinden 100 bin asker ve 37 fille yola çıktı. Pireneler’i ve Alpler’i aşarken, daha Romalılar ile karşılaşmadan ordunun yarısını kaybetti. Ticino ve Trebbia’da Romalılar’ı yendi (218), büyük güçlüklerle Apenin’i aştı (orada bir gözünü kaybetti), Trasimeno (217) ve Cannae (216) zaferlerini kazandı, ama Roma yeniden lejyonlar oluştururken Campania’da oyalandı (Capua eğlenceleri).
211 ‘de, Romalılar Capua’yı kuşatırken Hannibal Roma’ya baskın yaparak onları şaşırtmak istedi; güçlüklerle dolu uzun bir dönemden sonra, Scipio’nun Afrika’ya çıkması üzerine Kartaca’ya çağrıldı (203) ve İtalya’yı terk etmek zorunda kaldı.
Zama’da yenilgiye uğrayan (202) Hannibal, Scipio’nun barış önerilerini Kartaca’ya kabul ettirdi, kendisini ‘suffes’ seçtirdi, ordunun ve halkın desteğiyle maliye ve ekonomiyi düzelterek ve Roma’ya karşı Doğu’da ittifaklar kurarak yönetimde reformlara girişti.
Siyasal düşmanları tarafından Roma’ya ihbar edilince kaçtı ve Suriye kralı Antiokhos III Megas’ın sarayına sığındı. Yeniden sefere çıkmayı umarak Suriye kralını Romalılar’a karşı bir savaşa sürükledi. Barış görüşmeleri sırasında (İ.Ö. 188), Romalılar’ın isteklerine karşın kral, Hannibal’in kaçmasına göz yumdu.
Hannibal, Girit’e ve daha sonra, savaşa teşvik ettiği Bithynia’lı Prusias’ın yanına gitti, sonuçta Romalılar Prusias’ı Hannibal’i kendilerine teslim etmeye razı ettiler, o da Romalılar’ın eline düşmemek için kendini zehirledi.
|
|
|
|
|
Teşekkür Edenler |
|
 |
03-07-2008 09:51 PM |
|
Gorkem
Kıdemli Üye

Mesajlar: 415
Grup: Kayıtlı
Katılım: Jul 2008
Statü:
Çevrimdışı
Karma Puanı: 300
Açtigi Toplam Konu: 74
Teşekkür Etti 0
0 Mesajında 0 Teşekkür Aldı
|
Cvp: Anekdotlar . .
Yaşlı çoban sürüsünü otlatmak için yaylaya çıktığında tepeye yakın bir elma ağacının altında dinlenir ve eğer mevsimiyse, onunla konuşarak: "Hadi bakalım evladım, derdi. Bu ihtiyarın elmasını ver artık". Ve bir elma düşerdi, en güzelinden, en olgunundan. Yaşlı adam sedef kakmalı çakısını çıkartarak onu dilimlere ayırır ve küçük bir tas yoğurtla birlikte ekmeğine katık ettikten sonra, babasından kalan Kur'an'ını okumaya koyulurdu.
Çoban, bu ağacı yirmi yıl kadar önce diktiğinde sık sık sular, bunun için de büyükçe bir güğüme doldurduğu abdest suyundan geriye kalanı kullanırdı. Elma ağacının kökleri, belki de bu sularla kuvvet bulmuş ve kısa sürede serpilip meyve vermeye başlamıştı. Çoban o zamanlar henüz genç sayıldığından şöyle bir uzandı mı en güzel elmayı şıp diye koparırdı. Fakat aradan geçen bunca yıl içinde beli bükülüp boyu kısalmış, ağacınkiyse bir çınar gibi büyüyüp göklere yükselmişti. Ama boyu ne olursa olsun, ağaç yine de yavrusu değil miydi? Onu bir evlat sevgisiyle okşarken :
"Ver yavrum, derdi, gönder bakalım bu günkü kısmetimi." Ve bir elma düşerdi hiç nazlanmadan, yıllar boyu hiçbir gün aksamadan.
Köylüler, uzaktan uzağa gözledikleri bu hadiseyi birbirlerine anlatıp yaşlı çobanın veli bir zât olduğunu söylerlerdi.
Yaşlı adam, ağacın altında dinlenip namazını kıldığı bir gün, yine elmasını istedi. Ancak dallar dolu olmasına rağmen nedense birşey düşmemişti. Sonra bir daha, bir daha tekrarladı isteğini. Beklediği şey bir türlü gelmiyordu. Gözyaşları, yeni doğmuş kuzuların tüylerini andıran beyaz sakalını ıslatırken, ağacın altından uzaklaşıp koyunların arasına attı kendini.
Yavrusu, meyve verdiği günden bu yana ilk defa reddediyordu onu. İhtiyar çobanın beli her zamankinden fazla bükülmüş, güçsüz bacakları da vücudunu taşıyamaz olmuştu. Hayvanlarını usulca toplayıp köye doğru yöneldiğinde, aşağıdaki caminin her zamankinde daha nurlu minarelerinden yankılanan ezan sesiyle irkildi birden. Yeniden doğmuştu sanki çoban. Birşey hatırlamıştı.
Çocuklar gibi sevinerek ağacın yanına koştu ve ona şefkatle sarılırken :
"Canım" dedi, hıçkırıp ağlayarak.
"Benim güzel evladım, mis kokulum. Şu unutkan ihtiyarı üzmeden önce neden söylemedin, bu günün Ramazan'ın ilk günü olduğunu ?" . .
|
|
|
|
|
Teşekkür Edenler |
|
 |
03-07-2008 09:52 PM |
|
Gorkem
Kıdemli Üye

Mesajlar: 415
Grup: Kayıtlı
Katılım: Jul 2008
Statü:
Çevrimdışı
Karma Puanı: 300
Açtigi Toplam Konu: 74
Teşekkür Etti 0
0 Mesajında 0 Teşekkür Aldı
|
Cvp: Anekdotlar . .
Kutup ayılarını derileri için avlarlarmış. Ama bu iş kolay olmazmış. Derilerinin altındaki ortalama 10 cm'lik yağ tabakası ayıların buzlu sularda donmasını engeller; hem de onları bir zırh gibi korurmuş. Küçük ateşli silahlarla ayılarda öldürücü yaralar açmak mümkün olmazmış. Büyük silahlar da derileri paramparça edip kullanılmaz hale sokarmış. Kutup ayısını avlamak için alnındaki özel bir noktaya yakından ve tek el ateş edilmeliymiş. Kutup ayılarının koklama ve işitme duyuları da güçlüymüş. 2 metre yükseklikte karın altındaki fok balığının kokusunu veya 30 km uzaklıktaki yaralı hayvanın kan kokusunu hissedebilirlermiş. Bununla birlikte en ufak bir çıtırtıyı bile duyabildiklerinden kimseyi yanlarına yaklaştırmazlarmış. Avcılar kutup ayılarını avlamak için ilginç bir teknik kullanırlarmış. Bir baltanın ağzı iyice, ama iyice keskinleştirilirmiş. Sonra bu balta bir yere sabitlenirmiş. Üzerine sapını ve demirini tamamen kaplayacak şekilde fok balığı kanı sıvanırmış. Ve olay yerinden uzaklaşılırmış. Kan kokusunu alan kutup ayısı baltayı kolayca bulur ve yalamaya başlarmış. Yalarken farkında olmadan dilini baltanın keskin ağzına da sürtermiş. Kesilen dilden hafif hafif sızan kanlarla balta, yalaması daha da keyifli hale gelirmiş. Zavallı ayı, kanadıkça yalayan aklı ve yaladıkça kanayan diliyle bir süre sonra iyice kendinden geçermiş. Hem zevklenir, hem bitkinleşirmiş. Avcı ise sürekli ayıyı gözlermiş. Kan kaybından iyice halsiz düşüp bayılmasını beklermiş. Bayılınca ayının yanına gidip, elindeki silahı alnına yaklaştırırmış. Tek el ateş ederek ayıyı öldürürmüş. Böylece deriye zarar vermeden avlama işlemini tamamlarmış. Zavallı kutup ayısı… Sahip olduğu onca fiziksel üstünlüğe rağmen insanoğlunun hinliği karşısında çaresizce gidiyor ölüme… Hem de kendi kanını eme eme . .
|
|
|
|
|
Teşekkür Edenler |
|
 |
03-07-2008 09:54 PM |
|
Gorkem
Kıdemli Üye

Mesajlar: 415
Grup: Kayıtlı
Katılım: Jul 2008
Statü:
Çevrimdışı
Karma Puanı: 300
Açtigi Toplam Konu: 74
Teşekkür Etti 0
0 Mesajında 0 Teşekkür Aldı
|
Cvp: Anekdotlar . .
Bir yılan, kendi mekanı bellediği geniş bir alanda her yanına geleni korkutmakta, ısırmaktaymış. Çocuk, kadın, yaşlı dinlemez, bölgesine giren herkese saldırmış. Kendisini öldürmek için üstüne gelenlerden de her seferinde kurtulmayı başarmış. Sonunda çevrede yaşayan insanlar, bir türlü kurtulamadıkları bu yılandan iyice bıkmışlar ve yörenin en bilge kişisinin kapısını çalmışlar. Yılanın yaptıklarını sıralamışlar, acımasızlığından yakınmışlar ve durumu anlatmışlar. Eğer insanlara zarar vermeden o bölgede yaşamaya devam ederse, kendileri açısından bir sakınca bulunmadığını ve yılanı öldürmeye kalkışmayacaklarına dair söz vermişler. Yaşlı bilge, insanların anlattıklarını dinledikten sonra yılanın mekanı olan bölgeye gitmiş ve beklemeye başlamış. Bir süre sonra yılan çalıların arasından çıkmış, bilgenin yanına sokulmuş. Bilge önce bir süre konuşmadan durmuş, yılanın kendisine güvenmesini beklemiş. Sonunda yılanın kendisine güvenmesini beklemiş. Sonunda yılanın sakinleştiğini hissedince de, ona güven verecek bir üslupla konuşmaya başlamış. Bu dünyada yaşamak için, beslenmek için bu kadar şiddet kullanmaya ihtiyacı olmadığını, insanlara herhangi bir zarar vermeden de yaşayabileceğini anlatmış. Şiddet kullanmanın kötü bir şey olduğunu, canlı öldürmenin en büyük kötülük olduğunu tekrar tekrar söylemiş. Bilge güzelce anlattıkça, yılan can kulağıyla dinlemeye başlamış. Bilgenin sözleri bitince çok etkilenmiş olan yılan, kafasının değiştiğini söylemiş ve bambaşka bir yılan olacağına söz verip, tekrar çalıların arasında kaybolmuş. Sonunda sözünü tutmuş. Bölgesinde sakin geziyor, gelip geçen hiç kimseye saldırmıyormuş. Ama yılanın sözünü tuttuğunu, iyice uysallaştığını gören insanların havası değişmeye başlamış. Kimi geçerken bir tekme savuruyor, kimisi de her şeye rağmen yanına yaklaşmaktan çekinerek uzaktan taş atıyormuş. Hatta çocuklar, çalıların arasında bağıra çağıra yılanı kovalamayı sürekli bir oyun haline çevirmişler. İnsanlardan devamlı kaçmaktan bezmiş, gövdesinin her yanı yediği tekmelerv e taşlardan yara bere içinde kalmış olan yılan, kendisine yapılanlar nedeniyle gururunun kırıldığını da düşünüyormuş. Sonunda bilge ile tekrar konuşmaya karar vermiş. Gitmiş, olanı biteni anlatmış: “Bana söylediğin her şeyin gereğini yaptım. Suç işlemeyi, insanlara zarar vermeyi, öldürmeyi bıraktım, bambaşka bir yılan oldum. Gel gör ki, artık benden korkmayan insanlar, beni sürekli dövüyor, hırpalıyorlar. Ne yapayım ben şimdi?” “Bunun cevabı çok basit” demiş bilge: “Ben sana, ‘İnsanları ısırma, öldürme; gelen geçen herkese saldırma!’ dedim. Ama ‘Tıslama, dişlerini gösterme!’ demedim. . .”
|
|
|
|
|
Teşekkür Edenler |
|
 |
03-07-2008 09:55 PM |
|
Gorkem
Kıdemli Üye

Mesajlar: 415
Grup: Kayıtlı
Katılım: Jul 2008
Statü:
Çevrimdışı
Karma Puanı: 300
Açtigi Toplam Konu: 74
Teşekkür Etti 0
0 Mesajında 0 Teşekkür Aldı
|
Cvp: Anekdotlar . .
"Kalbinizi çitin üstünden atın, geri kalanlar onu izleyecektir" Norman Vincent Peale İçeriden açılan kapı "Kainatın Işığı "adı verilen tablo Londra Kraliyet Akademisinde sergileniyordu. İngiltere’de 18. Yüzyılın ünlü ressamlarından olan William Holman Hunt’ın bu tablosunda, gece elinde duran fenerle bahçede duran filozof görünüşlü bir adam vardı. Adam, bir eliyle feneri tutuyor, diğeriyle kapıya vuruyor ve içeriden bir cevap bekler halde duruyordu. Tabloyu inceleyen bir sanat eleştirmeni Hunt’a döndü: "Güzel bir tablo doğrusu, ama anlamını bir türlü kavrayamadım" dedi. "Adam sıradan bir kapıya vurmuyor ki…" dedi ve tablosunun anlamını açıkladı. "Bu kapı, insan kalbini simgeliyor. Ancak içeriden açılabildiği için dışında kola gereksinim yoktur." İki erkek kardeş Evvel zaman içinde iki erkek kardeşin bir buğday tarlası ve bir değirmeni vardı. Her gün birlikte çalıştıktan sonra tahılı eşit olarak ikiye bölerlerdi. Bir gün ailesi olmayan kardeş şöyle düşündü: "Bu adil değil! Benim kimsem yok, kardeşimin ise doyurması gereken büyük bir ailesi var" Böylece her gece karanlık bastıktan sonra kimse fark etmeden kardeşinin deposuna fazladan bir ölçek tahıl koymaya başladı. Aradan çok geçmeden öteki kardeş kendi kendine şöyle düşündü: "Bu adil değil! Büyüdüklerinde bana bakacak oğullarım var, kardeşimin ise hiç kimsesi yok" Böylece her gece karanlık bastıktan sonra kimse fark etmeden kardeşinin deposuna fazladan bir ölçek tahıl koymaya başladı. Fakat bir gece aniden karşılaştılar ve birbirlerinin ne yaptığını öğrendiler. Birbirlerine duydukları derin sevgi ve bağlılık nedeniyle sevinç gözyaşlarına boğuldular.
|
|
|
|
|
Teşekkür Edenler |
|
 |